İLİMDEN İRFANA YOLCULUK ...

... Öz Kültürümüz ve Şahsiyetimiz İçin

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Gönül Kimyası Kalbin Görevi Nedir?

Kalbin Görevi Nedir?

e-Posta Yazdır

altBedende her bir uzvun kendine has bir görevi var. Sağlıklı bir hayatın devamı için de bu görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Aksi durum ise hastalıktır, sıkıntıdır. Bir şeylerin yanlış gittiğinin işaretidir. Gözün görevi görmek, kulağın duymak iken, göz görmüyor kulak duymuyorsa bu organlar hastadır.

Bunun gibi manevi kalbin de bir görevi, sağlığı ve hastalığı var. Onun görevi, ilim, hikmet, marifetullah, muhabbetullah, Allah’a ibadet, Allah’ı zikir ve bu zikirden zevk almak. Allah Tealâ’yı her şeyden çok sevmek... Kalp, hikmet ve marifet sayesinde insanı hayvandan ayırır. Bu bilme hali, insanın Rabbini, nefsini, dünya ve ahireti bilmesidir.

Büyüklerin tarifine göre, insanın nefsi Allah Tealâ’yı tanımada bir vasıtadır. Şöyle ki: İnsanın nefsi bir varlıktır. Der ki: “Ben varsam, beni yaratan yüce bir Rab de  var. Benim ilmim var. Halbuki hakiki ilim sahibi Cenab-ı Mevlâ’dır. Benim iyiyi kötüyü ayırt etme, seçme, karar verip uygulama gücüm var. Elbette kâinatın yaratıcısının bunu geçen, kuşatan iradesi, her türlü karar ve tasarruf hakkı var.”

İnsanın kendi nefsini bilmesi, kendini tanıması Rabbini bilmesine vesile olur. Dünyayı bilen ahireti de bilir. Dünya, lezzetleriyle, insana menfaatlarıyla, ahireti bildirmekle bir ölçüdür, bir imtihan yeridir.

Dünya lezzetleri insan ömrüne bağlı olarak geçici ve kısadır. Oysa ahirette sonsuz bir ömür söz konusudur. Bu yüzden dünya hayatının insanı aldatmaması, dünyanın ahiret için bir kemalât, olgunlaşma yeri olarak kullanılması gerekir.

İnsan, olgunlaşabilmesi için önce kendi nefsine ve şeytana karşı dikkatli olmalıdır. Bunun için başvurulacak usullerin başında zikir gelir. Şeytan insanı şaşırtmaya çalışır, onun imanını alıncaya kadar uğraşır. Türlü sorularla, şüphelerle insanı Allah Tealâ’ya itaatten alıkoymak ister. Bundan korunmak için zikirle şeytanın kalbe giriş yollarını tıkanır.

İmam Gazalî rh.a. hazretleri şöyle diyor: “Kalpten şeytanın vesvesesini atmak, kalbe o vesveseyi veren şeytandan başka bir şeyi koymakla mümkündür. Allah’ın zikrinden başka kalbe ne koyarsan şeytanın vesvesesine yardımcı olur.”

Allah Tealâ Kur’an-ı Kerim’de: “Takvaya erenler yok mu, onlara şeytandan bir arıza iliştiği zaman iyice düşünürler ve basiretlerine sahip olup gerçeği görürler.” (Araf, 201) buyuruyor. Bu nedenle kalplerin, takva sahibi olması, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına riayet etme inceliğini kazanması insan için kurtuluş yoludur. Tevbe etmek, ibadetlerini yerine getirmek, günahlardan sakınmak, zikir, takvanın elde edilmesinin yollarıdır.  

Şeytan, yine Araf suresinde bildirildiği üzere Allah Tealâ’ya: “İnsanları saptırmak için doğru yolunun üzerine oturacağım. Onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Sen de onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” demiştir. Şeytanın hileleri hafife alınacak hileler değildir. Her insanın vasıflarına, ahlâkına göre hileleri vardır. Kimini şehvetle, kimini şöhretle, kimini ticaretle kandırır.

Şeytanın kalbe giriş yollarının en önemlisi şehvet ve gazaptır. Şehvetin helal olanı evlilikle sonuçlanır. Yuva kurmak, çoluk çocuk sahibi olmak helaldir. Böyle olmasaydı insanlar çoğalmazdı.

Tıpkı bunun gibi gazabın da helali vardır. Gazap, vücuda, namusa, dine gelen zararları uzaklaştırmak için kullanıldığı zaman helaldir.

Şeytanın kalbe giriş yollarından biri de haset ve hırstır. Buradaki hırstan maksat, Allah Tealâ’nın taksimine rıza göstermemektir. Başkalarının kötülüğünü isteyip, iyilikleri yalnız kendine ait görmektir. Gösteriş düşkünlüğü, kanaatsizlik, acelecilik, cimrilik gibi kötü ahlâka ait vasıflar da şeytan tarafından kullanılır.

Bir insan, güvenli bir sığınak bulup huzura ermesi için kalbine dikkat etmelidir. Kâmil insanların usulleriyle çalışıp kemalâta erme gayreti içinde olmalıdır. Ancak bundan sonra takva makamı elde edilip, şeytandan, her türlü kötülükten korunmak mümkün olabilir.

İmam Gazalî Hazretleri

 

Yorumlar 

 
0 #1 ilmi nâfȋ 05-01-2012 10:17
Elimizi kalbimize koyalım..

Dinleyelim onu..

Seslerini dinleyelim..

Ve şimdi ona hiç korkmadan -dur- diyelim..


"Dur! - Ey kalbim!
Kalbimize "dur" dediğimiz halde neden durmuyor?

Emrimize neden amade olmuyor?

Hâlbuki kalp bizim bedenimizin içinde değil mi?

Taşıdığımız ve istediğimiz gibi hareket ettirdiğimiz o bedenimiz..

Eğer bizi dinlemiyorsa hiç bize ait olabilir mi?

Bedenimize -acıkma, susama, yorulma-
veya ruhumuza -üzülme, acı çekme, dert etme- desek onlarda bizi dinlemeyecektir.

Bizler kalbimize, bedenimize ve ruhumuza hükmedememeyiz.


Onlar bize bir emânet.

Öyle bir emânet ki..


Vakti geldiğinde o çok güvendiğimiz kalbimiz ve bedenimiz

bizden ayrılacak, gerçek sahibine ulaşacak..

Ancak O, kalbimize "dur" derse durur..

Çünkü O "ol" der oluverir..

Çünkü mutlak sahibi O..

O halde bu gam neden?

Bu üzüntü, bu keder neden..

Eğer emânetse taşıdığımız herşey,

bu telaş, bu endişe neden?..


Rahmet Kelâmıyla buyuran O değil mi?

"O sabredenleri ki onlar, bir musîbete uğradılar mı,

«Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döndürüleceğiz» derler."

Bakara; 156

Rabbimiz bizden nasıl bir kalp istiyor?İşte asıl soru bu...
 

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allâh yüzünü ak etsin! (Çünkü) kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve tatbik eder.” (Tirmizî, İlim, 7)