İLİMDEN İRFANA YOLCULUK ...

... Öz Kültürümüz ve Şahsiyetimiz İçin

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Kitap-Film Said Halim Paşa "Buhranlarımız ve Son Eserleri"

Said Halim Paşa "Buhranlarımız ve Son Eserleri"

e-Posta Yazdır

alt

Said Halim Paşa; milletimiz aydınları içerisinden pek nadir olarak çıkan ve bugünlerde de seviyesine bir türlü erişilemeyen bilgili, ihatalı ve derin düşünceli bir mütefekkirdir.

Merhumun en büyük mahâreti, hadiselerin rûhuna olan derin nazarıdır. Onun çok önceleri gördüğünü görmek, onun vaktiyle keşfettiği gerçekleri idrâk edebilmek için, her halde aradan birçok seneler geçmesi lâzımdı. Onun içindir ki, merhumun fikirleri zaman geçtikçe daha ziyade kıymetlenecek, ictimâî ve siyâ birer düstur mâhiyetini alacaktır.

Ekseriyet hata ederken, o doğrulardan ayrılmamış; düşünceleri doğru yola çevirmeye çalışmaktan geri durmamıştır. Batı' nın ictimâî ve siyâ müesseselerine olan aşırı hayranlığımızın, "taklitçiliğimizin " millet için ne üzücü felâketlere sebep olacağını göstermeye çalıştı.

"Cemiyet buhranımız" ı onun kadar yüksek ve derin gören, onun kadar ciddi ve esaslı olarak ortaya koyup teşhir eden hiç bir fikir adamımız görülmedi.

Tarihe ilginiz olsun olmasın, geçmişi bilmek ve bugünü doğru anlayabilmek için bu eseri mutlaka okumanız gerektiğini düşünüyoruz.

Said Halim Paşa, Haziran 1913 ila Şubat 1917 yılları arasında yaklaşık üç yıl kadar sadaret makamında bulunmuştur. Said Halim Paşa sadaretinden önce, sadarette bulunduğu yılarda ve de sadaretinden sonraki sıkıntılı dönemlerinde, ülkenin sorunlarını çözmeye yönelik, hacmi çok kısa fakat fikriyatı oldukça derin sekiz eser kaleme almıştır: 

Meşrutiyet: 1911 yılında kaleme aldığı eserinde, meşrutiyetin sadece muhtevasını değerlendirmekle kalmamış ve meşrutiyetin Osmanlı devletine ne kazandırdığı ya da neler kaybettirdiğini de açık bir üslup ile kaleme almıştır. 

Mukallidliklerimiz: taklitçiliğimiz diye adlandırılan bu eserde de aydınların bir fikri, bir hukuku ya da bir devleti körü körüne taklit etmelerini eleştirmiştir. Eser 1910 ve 1913 yıllarında iki kere yayımlanmıştır. 

Buhrân-ı Fikrimiz: fikir buhranlarımız isimli bu eseri de 1917 ve 1919 yıllarında iki defa yayımlamıştır. Batı, millet, medeniyet... gibi kavramları ve aydınların bu ve benzeri kavramlarda düştükleri fikri yanlışlara temas etmiş ve çözümler sunmuştur. 

Buhrân-ı İctimâîmiz: 1916 yılında yayımlanmıştır. Cemiyet buhranımız isimli bu eserde memurların cahiliyeti, aydınların cahillere hitap edememesi, eşitlik kavramının cemiyetteki algısı ve yansımaları, kadının sosyal hayattaki yeri ve sosyal hayatın tanzimi gibi önemli konulara temas etmiştir. 

Taassup: 1917 yılında yayımlanmıştır. Osmanlının dini algısının bir taassup olduğunu söyleyen batılılara ve bu fikri savunan Türk aydınına, "eğer taassubumuz bizi yıkıma götürecek bir unsur ise düşmanlarımız neden bizden taassubumuzdan vazgeçmemizi istesin ki?" diye bir sorunun cevabı ve açıklaması olarak kabul edilebilecek bir eserdir. 

İnhitât-ı İslam Hakkında Bir Tecrübe-i Kalemiyye: İslam Dünyası Neden Geri Kaldı adlı bu eser 1917 yılında yayımlanmıştır. İslam'dan uzaklaşmanın getireceği sorunlar, ırkçı bir yaklaşımın yanlışlığı ve batıyı körü körüne taklidin bizi biz olmaktan nasıl çıkaracağı gibi Osmanlı devleti ve İslam dünyası için önemli problem teşkil eden konulara temas etmiştir. Ve bu yanlışlardan neden ve nasıl kurtulmamız gerektiği konusunda malumatlar vermiştir. 

İslamlaşmak: 1918 yılında yayımlanmıştır. Diğer altı eserden daha fazla yankı uyandırmış bir eserdir. İslamcılık fikrinin temelleri kabul edilebilecek söylemlerine bu eserde yer vermiştir. 

İslam'da Teşkilâtı Siyasiyye: malta sürgünü günlerinde yazdığı bu eser 1922 yılında sebilürreşad dergisinde yayımlanmıştır. Bu eserde Paşa, İslami bir devletin tüm kurumları ile nasıl vücut bulacağını yazmıştır. Batıdan alınacak siyasi bir oluşumun Müslüman kimliği taşıyan bir devlete vereceği zararlardan bahsetmiştir. İslam'ın siyaset metodundan da bahsedilen bu eser günümüzde ki siyasi sorunlara da ışık tutabilecek bir niteliğe sahiptir. 


Osmanlı aydınına hitap eden paşa, eğer aydınlar düzelir ise halkın da doğruyu daha çabuk ve daha net görebileceğini savunmuştur. Osmanlı’daki Batılılaşma meselesini çok güzel analiz eden Paşa, nerede hata yaptığımızı ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Kitap, Osmanlı aydınları için yazılmıştı fakat o yıllardan bu zamana kadar devletin isminin ve sınırının dışında değişen hiçbir şeyin olmadığından, kitap halâ tazeliğini korumaktadır. Kitapta da işaret edilen yanlışlar devam ettiği müddetçe de değişecek bir şey yok gibidir. Batılılaşma meselesinin özüne ulaşmak isteyenlerin kitabı okumasını tavsiye ediyoruz.

Said Halim Paşa'nın bu eserleri İz Yayıncılık tarafından, "Buhranlarımız ve Son Eserleri" ismi ile yayımlanmıştır, eseri yayına, Ertuğrul Düzdağ hazırlamıştır.

Bakın Paşa neler yazmış:
Bizim, şimdiye kadar hiçbir ıslahatın icrasında muvaffak olamayışımız, daimi olarak, bizce yapılması zararlı olan, yahut yapılmasına imkan olamayan şeyleri yapmak istemiş olmaklığımızdan ileri gelmiştir. İşte asıl ve tek sebep budur.

Düştüğümüz bu meşum (uğursuz) hata işte şudur: Biz, memleketimizin mesut olması için, Avrupa kanunlarını tercüme etmenin kafi geleceğini zannettik. Bu kanunların bizde kabul ve tatbik olunabilmesi için yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik. Meselâ: Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık. Halbuki Fransız cemiyeti, bizimkine asla benzemeyen aslı ve menşei, ruh hali, adetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok çeşitli bulunan bir toplumdu.

Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kâfi (yeter) görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icra eyleyeceğimiz (uygulayacağımız) adliye ıslahatının da bunca seneler çalıştıktan sonra malum şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir.

Bütün fenalıkların asıl sebebi bir tanedir. Bu sebep, “ecnebi kanun ve müesseseleri kabul ve ithal ettiğimiz takdirde “yenilik ve terakkiye mazhar olacağımıza inanmak” hatasıdır. Fikrimizce bütün fenalıkları doğuran, batı medeniyetini anlamadan taklit edişimizdir. Cemiyetlerin tekamülü kanununa hakkıyla vakıf olmadığımız içindir ki, milletlerin kanun ve nizamlarını ve anayasalarını aynen alırsak, bütün işlerimizde ve idarede onlar kadar gelişmeye ulaşacağımıza inanıyoruz. Ne yazık ki bizim aydınlarımızdan pek çoğu, bir milletin layık olduğu saadetin derecesini Batı’ya olan benzerliği ile ölçüyorlar. Batılı milletleri ne kadar çok taklit edersek o kadar mesut olacağımıza inanıyorlar. Halbuki bizim bu şekilde garp milletlerini taklit etmemiz kendi şahsiyetimizden, mazimizden, âdet ve inançlarımızdan ve adeta varlığımızdan sıyrılıp çıkmamızdan başka bir mana ifade etmez.

Cemiyetlerin zaruri ihtiyaçlarını dikkate almayan kanunlar, bu ihtiyaçların baskısı ile şekil değiştirmeye mahkumdur. Aydınlarımızı bu kadar büyük hatalara düşüren şey şudur; Onlar memleketin siyasi vaziyetini istedikleri gibi değiştirmekle, içtimai durumunu da değiştirmeye muvaffak olabileceklerini zannettiler. Siyasi müesseselerde olduğu gibi, içtimai faaliyetlerimizde de hayranlık marazına duçar olduk. İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirine karıştıran ahlak anlayışımız garip bir sarsıntıya uğradı. Bu yüzden biz, adab ve ahlakımıza, geleneklerimize ve pek selim, pek afif ve pek insaflı olan “Osmanlı şahsiyeti”mize karşı husumetimizi ilan ettik. Osmanlılığın esaslarını zayıflatmak için şiddet kullanmaktan kendimizi alamaz hale geldik.

Bizler artık, kendi millî esaslarımızın korunması gerektiğini, cemiyetimizin daima bu esaslara dayanmış olduğunu, bundan sonra da bunlara dayanmayacak olursa yıkılıp mahvolmaya mahkum bulunduğunu anlamış bulunuyoruz.

Her değişikliğin iyilik işareti olduğu inancını taşımak, acayip bir düşünce ve gaflettir. Çünkü gerileme ve çöküşler de ancak örf ve âdetlerin değişmesi ile olur. Bunu idrak etmenin zamanı da artık gelmiştir. Hakiki bir yenileşme zamanla meydana gelir. Öyleyse biz de şahsi kanaat ve arzularımızın tesiriyle alelacele meydana gelen yeniliklerden kaçınmalıyız.

Memleketin içine düştüğü fena durumu gidermek için başvurduğumuz tedbir ve vasıtalar isabetsiz olmuştur. Bu isabetsizlik ise, fenalığın çeşidini, mahiyetini ve gerçek sebeplerini anlayamamış olduğumuzun en kuvvetli ve açık delilidir. Garptaki cereyanlara kapılarak yaptığımız ve ilerlemeyi hedef alan çalışmalarımızın neticesiz kalmasının sebebi, garp medeniyetini doğuran esas ve sebeplere vakıf olamayacak kadar yanılmış bulunmamızdır.

Batı hayranı olan bu mütefekkir sınıfın zihniyeti, kendisine üstad tanıdığı, Batı zihniyetine hiçbir bakımdan benzemez. Bunlar kendi memleketleri hakkındaki kötümser ve yıkıcı tenkitleri ile temayyüz ederler. Tenkitleri, izah ve ispat edemedikleri için itham, anlayamadıkları için de inkar doludur. Bunlar mevcudu ve yaşayan gerçeği bilmezler; fakat nasıl olmamız gerektiğini öğretmeye kalkarlar.

 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.” (Âl-i İmrân, 118)