Medeniyet aslında bahane, Din hayatiyet kazanmalı
İdealis genç bir ekibin zor şartlarda çıkardığı Şehrengiz degisi Yazar Yusuf Kaplan'la Medeniyet üzerine konuştu. Kaplan "Öz"e dönük önemli mesajlar verdi.
 |
Osmanlı’dan Cumhuriyete sarkan süreçte medeniyet kavramının algılanışı pek olumsuz idi, hatta günümüzdeki bazı aydınlar da aynı yargıyı dile getiriyorlar. Örneğin İsmet Özel’e göre medeniyet “yetimlerin hakkını gasp etmektir.” Fakat Sezai Karakoç’ta ve sizin yazılarınızda farklı bir medeniyet tanımı ortaya çıkıyor. Asıl medeniyet fikri nedir, nasıl yorumlanabilir?
Şöyle bir cümle kurarak başlayalım: Medeniyet bahane aslında.. Açıkçası medeniyetten bahseden insanlar, bir aşağılık kompleksinden dolayı bahsediyorlar. İşte Batı uygarlığı var, bunun karşısında da İslâm medeniyeti gibi bir şey olması lazım, diye düşünüyorlar. Böyle bir medeniyet algısında Batıyı biz merkeze alıyoruz. Şöyle düşünüyoruz: Bizim de onlardan geri kalır bir yanımız yok, Rönesans’ı biz yaptırdık zaten, biz olmasaydık onlar Rönesans falan yapamazdı, bilim sanat düşünce estetik bizde de var falan, diyerek gidiyor.. Bu biraz topu taca atmaktır.
Peki sizin medeniyet anlayışınızdaki farklılık nedir?
|
Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yakınında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına bakacağını söyledi. Diğer yolcular şaşkınlık içinde olayı izliyorlardı, bu kadının sadece saygısızlığına değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı.
Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu. Birkaç açabileceğinden sonra geri gelen hostes, kadına:
“Çok özür dilerim gerçekten de uçakta yer sıkıntımız var. Fakat birinci sınıfta bir yer bulduğum için mutlu oldum. Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, zira bu değişiklik için pilottan izin almam gerekiyordu. Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz” dedi ve bu izni verdi.
Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı , bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:

Ellerinizde ve bileklerinizde ağrı, hissizlik ya da uyuşukluk var mı? Bu yakınmalarınız özellikle geceleri sizi uyandıracak kadar şiddetleniyor mu? Eğer yanıtınız ‘evet’ ise dikkatli olun, sizde genellikle klavye ve mouse’u sık kullanan kişilerde sık görülen ve tedavi edilmezse günlük hayatı oldukça kısıtlayan karpal tünel sendromu olabilir.
Karpal Tünel Sendromu, el parmaklarının hareket etmesi ve hissinin sağlanmasında büyük rol üstlenen ve median sinir olarak adlandırılan yapının sıkışması sonucu ortaya çıkan bir hastalık. International Hospital’den Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. İbrahim Sun, sinir sıkışmaları arasında en sık görülen ‘Karpal Tünel Sendromu’nun klavyede yazarken veya mouse kullanırken el bileğini sürekli bükülü pozisyonda tutan veya el bileğine sık sık yük binen işlerde çalışan kişilerde daha sık ortaya çıktığını belirterek, “Ellerde gelişen yakınmalarda mutlaka bir hekime başvurulmalı. Çünkü geç kalındığında sendrom ilerleyerek kaslarda güçsüzlüğe ve kas erimesi olarak bilinen atrofiye neden oluyor. Bunun sonucunda hasta yazı yazmak ve araba kullanmak gibi günlük aktivitelerini yapmakta büyük güçlük çekiyor, hatta poşet bile taşıyamaz hale gelebiliyor. Üstelik erken tanı konulduğunda ilaç veya fizik tedavi ile geçebilecek olan bu sendrom ilerlediğinde tek çözüm ameliyat oluyor.” diyor.

Canım çok sıkıldığı zaman, bir iç muhasebe yaparım; "Nefsime mi, ruhuma mı (kalbime mi?) ağır geliyor?" diye. Bunu anlamanın çeşitli yolları var.
Mesela bir dostuma yakınıma gücenmişsem, şöyle hayal ederim: Karşıma alsam, aykırı davranışını sertçe ve etraflıca söylesem, rahatlar mıyım, böyle bir arzu var mı içimde? Yok. Bunu yapmam, ayrıca bir ağırlık getirir üstüme. Dargınlıklar uzun sürmeyebilir, sürmemesi de gerekir, mâlumdur. Ama gücenme duygularına hükmedemezsiniz. Gücenme duygusu bir sevgi yaralanması gibidir. Nefs ile ilgili değil bu.
Lisedeyken bir apandisit ameliyatı olmuştum. Biraz ağırca geçmişti, 10 günden fazla kalmıştım hastanede... Yanımdaki yatakta yaşlı sakallı bir amca vardı. Bazı gençler onun yanına gelip onunla eğleniyorlar, müstehcene yakın sözler söyletiyorlardı ve ben bu duruma çok üzülüyordum. Dayanamadık bir uyarıda bulunmak istedim: "Sakalın var, yaşın var, ben üzülüyorum bu duruma" dedim. Sen misin diyen! Belki bir saat bağırıp çağırdı bana. Sağıma döndüm, elimi başımın altına koydum ve sustum. Daha sonra bütün koğuş tebrik etti "sen ne sabırlı bir gençmişsin" diye. Sustum, çünkü kaabil-i hitap değildi. Onun konuşmaları belli, benim söylediğim belli. Söze yer kalmamış. Üstelik babam yaşında ve zaten ameliyatlıyım, ağrılarım var. Sustum ve onun söylediklerini duymadım bile. Tedirgin dahi olmadım.
İnsanlar öğrenme ve yaşama şekline göre üç gruba ayrılır:
Birinci grup, önce öğrenir sonra yaşar. Bunlar bilgiye değer veren insanlardır. Bilginin ve öğrenmenin gücüne inanırlar. Hayatın getirebileceklerine, önceden düşünerek veya öğrenerek hazırlık yapar, belirsizliklere boş yakalanmazlar.
İkinci grup, önce yaşar sonra öğrenir. Bunlar, “acılı öğrenme”yi seven insanlardır. Sık sık “yaşamadan bilemezsin” derler, okuldaki eğitimi küçümserler. Sobaya ellerini sürüp yakmadan öğrenmezler. Düşmeyince düşünmezler.Yeterince düşünmedikleri için düştüklerini de göremezler tabii! Bilgiye değil tecrübeye inanırlar. Oysa tecrübe en pahalı bilgidir! Carlye, “Tecrübeler en iyi öğretmenlerdir ama okul masrafları biraz pahalıdır” derken, Benjamin Franklin, “Tecrübe çok pahalı bir okuldur ama kafasını fazla kullanmayanlar başka okulda öğrenmezler” der.
Mevcut eğitim sistemini ıslah etmekle vakit öldürmeyelim. Askeri eğitim de dahil bütün eğitim usullerimizi defaten değiştirip yeni bir sistem var etmek zorundayız.
Eğitim, Türkiye Cumhuriyeti devletinin çözemediği bir temel problem.
Şuradan da belli ki, milli eğitim bakanlarının sayısı kurulan kabile sayısından bile fazla. Ya becerememişler, ya da daha doğrusu zaten temelden yanlış olan bir sistemin başarısızlığının kurbanı olmuşlardır.
Ben ikinci şıkkın daha doğru olduğu kanaatindeyim.
O yüzden de geçtiğimiz Pazar, Zekeriya Erdim başkanlığındaki Marmara Eğitim Gönüllüleri Derneği’nin Topkapı Eresin otelde düzenlediği ‘Hangi insan’, ‘Nasıl Eğitim’ başlıklı arama konferansına katılmayı bir vazife bildim.

Aydın kime denir? Aydınlanmış insana değil mi? Peki İlluminati nedir? Aydınlanmış olan yani Aydın. O zaman hep birden söyleyelim, Biz hepimiz illuminatiyiz. Durup dururken bir de İlluminati olduk. İlluminati, Fransız devriminin öncü kadrosu idi. Daha sonra Baron Adolf Von Kntgge ile birlikte Masonlarla yakınlaştılar ve birleştiler.
Biraz daha geriye gidelim. Aydınlanma düşüncesini Prometeye kadar götürelim. Promete tanrıdan ışığı çalmıştı değil mi? Işığın kaynağı ateş. Meş’ale. Hani şu Milli Eğitimin logosu olan meşale. 19 Mayıslarda filan, olimpiyatlarda yakılan ateş var ya o. Işık aydınlatır çevresini değil mi? Işığın anası olan ateşle taşı eritebilirsiniz, ağaçları yakabilirsiniz, suyu buharlaştırabilirsiniz ve hayvanları korkutabilirsiniz. Işık elinizdeyse gecenin karanlığında eşyanın gerçekliğini görebilir ve onu tanıyabilirsiniz.
İşte aydınlanma böyle bir şey. Tanrıdan ışığı çalmak! Çalınca alıp kaçacaksınız. Atletizm bir bakıma o kaçış eğitimidir. Tanrıdan kaçış. Daha hızlı koşacak, daha yüksekten atlayacak, daha ağır yüklerin altına gireceksin. Çünkü tanrısal bir sorumluluğun var artık.
|
|
|
|
|
|
Sayfa 1 / 11 |